CESARET; Senin adın olmalı !

             Çoğu zaman 'kendini bulmak'  için bir kelimeye ihtiyacın olur.Sadece tek kelime seni anlatmaya yetebilir.Her zaman bulduğunu sanırsın ama sana uymadığını farketmek ince bir noktadır.Yarım kalan sözlerle dolu bir hayatın olduğunu anlaman da bu durumla orantılıdır.Tek sorun farkındalık! Bugün kayıplarda aranan kelimem Cesaret.  Peki nedir bu?  Herkese ve herşeye göre değişen  kavramın asıl varoluşu nedir? Korkulara baş kaldırış mı yoksa kendin olmak mı ? Her ikisi de bu kavramı sahiplenir.Bana göre ise birçok farklı yüzle geldiğimiz bu hayata karşı 'kendimiz olarak' meydan okumak cesaretin ta kendisidir.Bütün yüzlerden arınıp saf kalmak.Bunlar hep başkaldırış.
            Kalbine kulak vermek de bir direniş biçimidir.İnadına yaşamak,inadına tutunmak bir Can'a.Onun dipsiz kuyularında  kaybolmak.Bunlar hep cesareti yüklenip yol almaya benzer.Ya yükümüz korkular olsaydı... O zaman sadece  akıl sahiplenirdi bizi.Bu seferde eksik kalan diğer yanları doldurmaya uğraşırdık.Çünkü dinlersek eğer kalbimizin de bir çift sözü var...
            Sahi bizim eksik yanlarımızı ne doldurur?  Herkes bilir de cevabını dile getiremez ya o en korkakça direniştir.İnsanın kendiyle baş etmeye çalışması ne zordur.Tutuklanmış,özgürlüğü elinden alınmış bir kuş gibi ağırlaşırsın zamanla.Cesaretin yoksa tutsak olursun, kaybolursun.Cesaret senin adın olmalı , yoksa yok olursun ... 

2014 Yılının En Çok Satan Kitapları

            Gün geçtikçe artan okuma-yazma oranlarıyla aynı doğrultuda  kitaplarda yükselişe geçiyor.Zamanında hiç okunmayan bir kitap bu yıllarda listelerden inmiyor.Araştırma yaparken birçok  kitapçıya baktım ve orada ki satış listelerini dikkate alarak ortak olan kitapları listeme aldım.Geçen sene yaptığım gibi bu sene de 2014'un son zamanlarında en çok satın alınan kitapları araştırdım.İşte yeni listemiz :) :)  (Bu arada hatırlatmakta yarar var liste karışık olarak sıralanmıştır.Resmi sıralama değildir.)

1)SARAH JİO - GÜNDÜZSEFASI
        
 Acı ne kadar derinde olsa da zamanla tüm çiçekler güneşe döner yüzünü… 
Sarah Jio'nun son kitabı olan Gündüzsefası
aylardan en çok okunanlar listesinde yerini alıyor.Genç yazarın 
kitaplarının Türkçe'ye çevrilmesiyle  popülerliği aldı başını gidiyor ama bana göre hep aynı tarz olması sıkıcı geliyor.Bu kitapta da aşk,dram,gizem barındırıyor.Yeni bir Sarah kitabına 
 başlayanlar için kesinlikle önerilir :) 


2)HİKMET ANIL ÖZTEKİN-ELİF GİBİ SEVMEK 1/2


          

Kimse duymasın bilmesin diye sessiz ağlıyor insan bazen. Gece yarısı kimseyi uyandırmadan yağan o yağmur gibi. Kimse bilmez yağıp geçmiştir. Sabah kalkıp pencerenizi açtığınızda içeri giren o tatlı soğuk esinti ve kokudan anlarsınız yağmurun yağdığını. Bu kitabı okurken alacağınız o esintiyle diyeceksiniz ki; "bir Elif yağmuru yağmış bir adamın yüreğine"


        



Kitabı ben okudum ve şunu belirtmeliyim ki bu tarz şiir   kokan kitaplarla pek aram yoktu ama  'Elif Gibi Sevmek'          kitabı beni çok bağladı çünkü yazarın dili çok olgun. Geçen      sene ve bu sene nedense böyle şiirsellik tadında,hikayelerden oluşan kitaplar çok satıyor ama bu içlerinden en güzeliydi  kendimce.               
 Okumanızı  tavsiye ederim :) 





Seviyorum dersi
 Ya kısmetin olur ya, imtihanın    Aşk-ı Tevekkül

        Yağmurun bulutlardan, yaprakların ağaçlardan,kamışların sazlıklardan, gündüzlerin gecelerden ayrıldığı bu dünyada, Elif; ayrılık imtihanlarının birer perde, Hakikatin ise Rabb'e bir yol olduğunu öğretmişti...

        Bu kitapların hızına yetişemedim.Biri bitmeden diğeri çıktı sanki.O yüzden bu kitap hakkında yorum yapamayacağım fakat çıktıkları günden beri listelerden hiç inmemesi burada yerini aldırdı :) 


3)CAN DÜNDAR- ABİM DENİZ

           Bugüne kadar özenle saklanan fotoğraflar, mektuplar ve belgeler, Can Dündar'ın deneyimli gazeteciliği ve Deniz'in yıllarca sessiz kalan kardeşi Hamdi Gezmiş'in tanıklığıyla birlikte ilk defa bu kitapta gün yüzüne çıkıyor. Devrim ideali peşinde fedakârca koşturmuş bir kuşağı ve dönemin siyasi atmosferini ortaya koyan Abim Deniz Denizlerin "onurlu ve cesur" duruşlarına içten bir selam…(TANITIM BÜLTENİNDEN)


4)SARAH JİO-MART MENEKŞELERİ

II. Dünya Savaşı'nın tam ortasında yaşanan yasak aşk ve işlenen korkunç bir cinayet...
                     Umut tükenmiş gibi görünse de ikinci şans her zaman vardır... Ya yoksa? 

5) AKİLAH AZRA KOHEN- Fİ  /  Çİ

                      Fi güzelliğin lanetlendiği, zekânın yağmalandığı, iyinin kurban edildiği ve kasaba kurnazlığıyla yönetilen bu gezegende, içine doğduğumuz bu kutsal hayatı kutlamak için yazılmıştır. Kendi potansiyelini keşfetme cesareti gösterebilmiş gerçek kişilere, çatlama cesareti gösterebilmiş tohumlara adanmıştır.

Bir kişiye duyulan aşktan daha acımasız bir şey var mıdır?




Asla rahat bırakılmazsın.
                                 Öylesine, anlamsız varolmazsın
                                 Mutluluğa saklanamazsın.
                                 Öyleyse acına sahip çıkmalısın!
                                 Çünkü acı, bilginin bedene inmesidir. 
                                 Bilgiyi bedene indirmeli, olman gereken şeye dönüşmelisin.

    Bu kitap 'kendine gelmek' için burada olduğunun farkına varabilenlere yazıldı. Fi ile çıkılan yolculuğun tek durağıdır Çi. Sadece farkındalığa giden, değiştiren, mutlaka geliştiren bir yoldur bu.



6) YUSUF ATILGAN-AYLAK ADAM 
 Her şeye "karşı" duran, "karşı" çıkan, "karşı" olan bir adam... Aylak Adam... Bir adı bile yok. "C." diyor Yusuf Atılgan kısaca.
İnsan her şeye bunca "karşı"yken kendine de "karşı" olmadan nasıl sürdürebilir bir "karşı" yaşamı?
C., sıradanlığa, tekdüzeliğe, alışılmışın kolaycılığına hiç mi hiç katlanamıyor. Hem farklıyı, hem doğru olanı arıyor. Çabasının boşuna olduğunun da farkında üstelik.

                     Zor bir karakter, zor bir yaşam, yalın bir roman.
7)AYŞE KULİN-HANDAN 

    Yalnız bir kadın mutlu olabilir mi?

"aşklarını kendileri yaratır, sonra da elleriyle yok mu ederdi bütün kadınlar, yoksa ben mi böyle tuhaftım? Yalnız bir kadın güçlü olabilir miydi? 
Mutlu olabilir miydi?"

                 Başına buyruk haliyle; hataları, sevapları, acıları, sakarlıkları, sonsuz içtenlikteki aşkları ve zaaflarıyla hepimizden bir şeyler taşıyan, ama aynı ölçüde özgün, benzersiz bir karakter, Handan… 70'lerin çocuğu Handan, hayatının son derece hassas bir noktasında (yaralı bereli orta yaşında), Halide Edib Adıvar'ın ölümsüz eseri Handan'ın eşliğinde bir keşif, bir hesaplaşma yolculuğuna çıkmaya zorlanır. Bu yolculuk ki aşklar, aldatmalar, aldanmalar, ölümler ve entrikalardan geçecek, dahası, İstanbul'un tarihinin en hareketli, en renkli ve en "gazlı" günlerini, hem de tam ortadan kat edecektir…

8) SABAHATTİN ALİ - İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN 

"İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticede aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mes'ulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir 
mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması.. " 


10)SABAHATTİN  ALİ- KÜRK MANTOLU MADONNA 

Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz. Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali, bu kitabında güçlü bir tutkunun resmini çiziyor. Düzenin sildiği kişiliklere, yaşamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına (?) dair, yanıtlanması zor sorular soruyor.

Benimde okuyup çok beğendiğim bu roman,geçen senede çok okunanlar listesinde yerini almıştı.''Eski topraklar hiç eskimiyorlar ''diye boşuna dememişler.Tavsiyemin sınırlarını zorluyorum :)

11)CANAN TAN-PEMBE VE YUSUF

Ne benim sözüm geçer bu iklimde Ne de senin Böyle gelmiş böyle gider Son söz TÖRE'nin! 

Birbirlerine delicesine düşkün iki kardeşin,
Pembe ile Yusuf'un sızılı ve çarpıcı öyküsü.
Ezenler ve ezilenlerin amansız savaşımı.
Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın değişmez kaderi...

12)İSKENDER PALA - MİHMANDAR 'Bir Eyüp Sultan Romanı'

"Peygamber'in mihmandârı! Bir arzun varsa yapayım. Bir vasiyetin varsa yerine getireyim!"

"Ey Emîr! Sakın Allah'ın dinini bozma, müminler arasına fitne girmesine müsaade etme. Askere adalet ile muamele eyle ve düşman karşısında can kaygusu çekme. Bana gelince, senden ve senin ait olduğun şu dünyadan hiçbir şey istemediğimi bil ve herkese böylece ilan et. Şurada can oynatan cengâverlerden son arzum odur ki Azrail (a.s) bize uğradıktan sonra na'şımı Konstantiniyye surlarına yakın götürsünler. O gün savaş hattı nerede oluşursa, bedenimi o noktaya kadar taşısınlar ve orada, savaşan mücahitlerin arasında beni defneylesinler. Ta ki atlarımızın ayakları bedenimi çiğnemiş olsun, Bizans dokunamasın. Ayrıca, eğer yapabiliyorlarsa, cenazemi kendi atımın arkasında bir sedyeye bağlayıp taşısınlar. Tıpkı Kutlu Nebi'yi getiren Kusvâ'nın Medine'de bizim hanemizi bulduğu gibi o da benim için nereye gideceğini ve nerede duracağını bulacaktır."

13)JOHN VERDON - PETER PAN ÖLMELİ 

John Verdon'un şimdiye dek yazdığı bu en şaşırtıcı romanında, her olayı bulmaca çözer gibi ele alan Dave Gurney, polisin belirttiği şekilde işlenmesi imkansız olan bir cinayeti sıra dışı dehasıyla çözebilecek mi…






Hangi kitaplar beynimizi etkiliyor ?

            Genellikle boş vakitlerimde takıldığım bir internet sayfasında  tam da kitap kurtları için ilginç bir bilgi dikkatimi çekti.Bir grup bilim insanı edebiyatın 'iyileştirici' niteliğinden yola çıkarak nitelikli romanların insan beynini geliştirip keskinleştirdiğini,sosyal bağları güçlendirerek kişiliği değiştirdiğini ve ilişki kurmayı kolaylaştırdığını belirlemiş.
                 Toronto Üniversitesi öğretim üyesi psikiyatr Keith Oatley ve Ingrid Wickelgren tarafından Scientific American’da yazılan makaleye göre, roman kahramanlarıyla özdeşleşmek, hem hayal dünyasını zenginleştiriyor, hem de sosyal bağları güçlendiriyor.Nitelikli bir roman, bu etkileriyle insan beynini de keskinleştiriyor ve insan davranışlarına ilişkin bilgiler veriyor. İki bilim insanı, insan beynini en fazla geliştiren on romanı da tespit etmişler. ( Alıntı:edebiyathaber.net)

       Listede yer alan romanlar şöyle;
  Johann von Goethe / Genç Werther’in Acıları (1787)
  Jane Austen / Aşk ve Gurur (1813)
  Nathaniel Hawthorne / Kırmızı Leke 1850
  Gustave Flaubert / Madam Bovary (1856)
  George Eliot / Middlemarch (1870)
  Leo Tolstoy / Anna Karenina (1877)
  Virginia Woolf / Bayan Dalloway (1925)
  Toni Morrison / Sevgili (1987)
  J.M. Coetzee / Utanç (1999)
  Muhsin Hamid / Gönülsüz Köktendinci (2007)


           Uzuuuun zamandır bloğumu yetim bıraktım.Hemde o kadar emek vermişken.Fakat bir yazı yazmak, kaliteli bilgiler paylaşmak o kadar da kolay olmuyor.Genelde uzun aralar sonunda güzel bir yazıyla dönmeyi hedefliyordum.Bu sefer sınavlar , tatiller derken kendimi dinlemem baya zaman aldı.Bir sürü parça havada uçuştu durdu.Eksiklerim bir bütün etmedi ve içimdeki ilham öldü sanırken bir anda dile geldi.''Kalk ve artık emeğine sahip çık.Sen yeteneksiz değilsin.'' Evet aynen böyle söyledi.İşte bunun üzerine şuan ne hissediyorsam onu yazdım.Sahalara dönmem için bana baskı yapan dostlarıma da selam olsun :) :) 

Geçilmez Şiiri

Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez;           
Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez.
İçeride bir has oda, yeri samur döşeli;
Bu odadan gelsin diye çağrılmadan geçilmez.
Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada,
Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez.
Varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne, topyekün?
Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez.
Kayalık boğazlarda yön arayan bir gemi;
Usta kaptan klavuza varılmadan geçilmez.
Ne okudun, ne öğrendin, ne bildinse berhava;
Yer çökmeden, gök iki şak yarılmadan geçilmez.
Geçitlerin, kilitlerin yalnız O'nda şifresi;
İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez!
                                               Necip Fazıl Kısakürek



GÜN KÖMÜR KARASI...

                 
                   Bir can ki ölüme aç  başlar hayata.Sessizce gelmesi beklenilen bir dost gibi...Evden çıkarken kaç kişi geri dönemeyeceğini bilir ki? Kaç kişi o gün kendini Allah'a daha yakın hisseder.Geride kalanlar yaşar acısını eriye eriye. 
                  Her gün binlerce ölümle karşılaştığımız bu hayatta aklımıza neler gelir de bir gün sıranın bize geleceği hiç gelmez mi?  

Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman


Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman 
Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü 
Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü 
Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü 
Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana 
Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana 
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman. 

Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden 
Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden 
Bebekler hayta hayta yürümeden 
Geleceğim diyorum, geleceğim sana 
Ne olur kesin bir takvim sorma bana 
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman. 

Beklesen de olur, beklemesen de 
Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende 
Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde 
Hangi ses yürekten çağırır beni sana 
Geleceğim diyorum, takvim sorma bana 
-Ihlamur çiçek açtığı zaman. 

Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi 
Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi 
Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi? 
Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana 
Kesin bir gün belirtemem, n`olur takvim sorma bana 
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman. 

Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden 
Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben 
Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden 
Gemileri yaksalar da geleceğim sana 
On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana 
-Ihlamur çiçek açtığı zaman. 

Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif 
Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız 
Ey benim alfabemdeki kadîm Elif 
Ne güzellik, ne de tat var baharsız 
Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana 
Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana 
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman. 

Ihlamurlar çiçek açtığı zaman 
Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan 
Kimseye uğramam ben sana uğramadan 
Kavlime sâdığım, sâdığım sana 
Takvim sorup hudut çizdirme bana 
Ben sana çiçeklerle geleceğim 
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman. 

Bahaddin KARAKOÇ 

Karanlıkta Kalmış 1 Nisan !!

        15. yüzyılın sonlarında, Haçlı ordusu İspanya'daki Endülüs Müslümanlarının son kalesini kuşatır. Uzun süren bir kuşatma olmasına rağmen, kış aylarının da etkisiyle, kale korunabilmektedir. Durumun zorluğunu anlayan Haçlı ordusunun komutanı değişik taktikler düşünmektedir.
En sonunda 31 Mart gecesi kalenin önüne giderek bir elinde Kur an bir elinde İncil; ''Şu iki kitap üzerine yemin ederim ki, teslim olursanız bu akşam size bir şey yapmayacağım'' der. Gerekli görüşmelerden sonra canlarının kurtarılması karşılığında Müslümanlar kaleyi teslim ederler.Ertesi sabah, yani 1 Nisan sabahı, Haçlı ordusu komutanı bütün Müslümanların öldürülmesi için emir verir.
Bunun üzerine Müslümanlar '' Yemin etmiştiniz, bize söz vermiştiniz'' ... dediklerinde Haçlı ordusu komutanı '' Benim sözüm size dün akşam içindi, bugün için size bir sözüm yoktur '' diye cevap verir ve BÜTÜN MÜSLÜMANLAR ORADA ŞEHİT EDİLİR. İşte o gün bugündür 1 Nisan Hristiyanlar arasında Hile Günü olarak kutlanmaktadır. Maalesef halkımız arasında da yaygınlaşmış, yüzlerce, binlerce Müslümanın katliam günü olan 1 Nisan, bir şaka günü olarak kutlanmaktadır.


            Maalesef ki çoğumuz bunu biliyoruz.Fakat yinede bunun gibi batıdan bizlere armağan edilmiş günleri! kutlamaktan geri durmuyoruz.Bu günler iç yüzü kaybolmuş gerçeklerdir.
           
           

Bir zamanlar Çocuktuk Biz !...

           Bir zamanlar tek derdimiz yağmur yağdığında dışarıda oynayamamaktı.Soğuk olduğu için pencereden öylece bakmaktı.Bizim bir zamanlar tek derdimiz istediğimiz kadar şımarıklık yapamamaktı.Şimdi ''tek dert'' kavramı bile yok oldu.Çift sayıyı bulduğumuzdan beri ikişer çıktık merdivenleri.Eminim biraz daha yürüdükten sonra 'dert' kavramı da bizimle büyümüş olarak çıkıcak karşıma.Ama ne yapalım işte küçükken de en büyük sorun onlar gibi duruyordu :) Sorumluluk kavramı hayatımıza girmeye başladığından beri hiç bir şey eskisi gibi olmadı.Yetişmemiz gereken hayat,bitirmemiz gereken görevler,büyütmemiz gereken bir benliğimiz...derken ruhumuzun çocuk kalabilmesi , zamanı durdurmak gibi bir şey oldu.İstersin gücün yetmez, dilersin zaman gelmez.Her yaşın ayrı bir güzelliği olduğu doğru.Çocuklarda hep buna özenir ama 'küçüğüm bilmezsin ki o insanları tanımadan öncedir'...Ben şeker yiyemediğim için ağlamayı özledim mesela.Hayata ayak uyduramadığım için değil! Soğuk diye annem kızdığında evde oturup sinirlenmeyi özledim.'' Herşey beni mi buluyor'' deyip sızlanmayı bile özledim.Çünkü onlar gerçek sebeplerden çok uzaktı.Allah vergisi bir üzüntü eşiğine sahip olduğumuzdan dolayı  sızlanma iç güdüsüydü diyelim :)  Keşke öyle kalsaydı.Şimdi sebep çok da pınar kurudu ! 
           İnsanları tanımadan önce daha mı mutluyduk ? yada farketmeden önce.O zaman mı başladı herşey ? Bu kocaman tiyatro sahnesinde öğrendiğimiz çok şey oldu da keşke oyuncuları bilmeseydik ...Oyun işte tamda o zaman başladı !

Annem'in Objektifinden: MARDİN :)

          7000 yıllık geçmişe sahip olan, adeta açık hava müzesini andıran bir ilimizdir "Mardin''.Bu şehrin ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu kesin olarak bilinmiyorsa da kuruluşu eski yakın doğu tarihine göre Subariler zamanına kadar dayanmaktadır. Mardin, İpek Yolu güzergahında bulunur.
           Yeri volkanik bir bölgedir. Mezopotamya ovasına açılan kapılar tepenin eğimi üzerinde kuruldukları için en az iki katlıdır. Hiçbir evin gölgesi birbirinin üzerine düşmemektedir.
          Güneş ışınlarının aksine düzenlenen daracık sokaklar iklim şartlarına göre yazın kavuruculuğunda gölgede kalıp insanları sıcaktan korur. Bu evlerde kullanılan taşlar sıcak ve soğukta daha da sertleşir. Taşların özelliklerinden dolayı yazları serin kışları sıcak olur.Taş işlemeciliğin en güzel örneklerini bu mimari yapılarda görürüz. 
          
Mardin hakkında kısa bilgi verdikten sonra birde ''ANNEMİN OBJEKTİFİ''n den görelim Mardini :) 



















































































Bakıpta görmemek gibi birşey...

              Bakmakla görmek arasındaki fark yaşamın bize kattığı değerlerle anlamlanır.Bunu bir nesneye,bir canlıya yada bir mekana bakarken sadece somut olarak görmek varken birde ruhuna bakıp görebilmek vardır.Fotoğraf çeken yada bir sanatla uğraşan insanlar bunun en güzel örneğini sergiler.Herkes o çiçekteki duyguyu yakalayamaz.Herkes o taşa bu kadar anlam yükleyemez.Ama fotoğrafçı insan gelir ve doğayla bütünlüğünü yakalar.Bir ressam gelir o çiçekteki ruhu yansıtır.O bakışlardaki anlam çok değerlidir...Herşeyin hayatta bir yeri vardır.Herşey mana içerisindedir.Bunu görmek başka bir inceliktir.  
              Bu bakış açısını  'insanları tanımak' olarak da yorumlayabiliriz.Ne yaşadığını bilemeden yargıladığımız insanlar vardır.Dış görünüşüne göre değerlendirdiğimiz insanlar... Bunlara karşıda hep bir bakar görmez durumundayız.Keşke bir resme bakar gibi olsaydık.O taşa anlam yüklemek gibi bir mana olsaydı insanları tanımak.O zaman herşey daha mı kolay olurdu bilemiyorum ama en azından görmesekte bakmaya değer saysaydık herkesi. 
             Birgün gelir kör oluruz bir gün gelir sağır.Birgün gelir kalpsiz...Herşey bu kadarla biter, yitip gider bizden...

up